<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=19222129&amp;blogName=Zeynep%27in+G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fzeynogun.blogspot.com%2Fsearch&amp;blogLocale=tr_TR&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fzeynogun.blogspot.com%2F" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" allowtransparency="true" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div>

Zeynepce.Com Zeynep'in Günlüğü

Paylaşacak dostlarınız yoksa, iyi şeylere sahip olmanın zevki yoktur.

Perşembe, Ağustos 31, 2006

Hormonlarımız/ Adrenalin....

Hormonlarımızla ilgili, bir dizi yapmak istiyorum. Ancak bu dizi birbirini takip eder nitelikte olmayacak çünkü, oldukça uzun bir konu ve sıkılabilirsiniz de. Bu yüzden birkaç postta bir anlatacağım.
Düşündüğünüzde, vücudumuzun ne kadar mükemmel işlediğini, ne kadar ince hesaplar yaptığını, herşeyin nasıl da kusursuz ayarlanabildiğini görebiliyorsunuz. Bütün bunlar, biz farkına bile varmadan oluşuyor içimizde. Vay be! neymiş bu böyle demeden geçemiyor insan....İşte beni çok şaşırtan, anlatmaya çalışacağım ilk hormon: Adrenalin....

Vücudumuza, böbrek üstü bezleri tarafından, bir tehlike, korku, öfke, heyecan durumunda salgılanır. Tehlikenin ortaya çıkmasıyla aynı anda, vücutta adeta alarm düğmesine basılır.Beynimiz, olanca hızıyla böbreküstü bezlerine emir verir. Bu bezlerden, derhal vücuda adrenalin hormonu salgılanır. Salgılanan adrenalin, beyin, kalp, kaslar gibi yaşamsal organlara giden damarları genişletir, bu organların artan kan ihtiyaçları bu şekilde karşılanır. Deriye, sindirim sistemine giden damarları daraltır, çünkü tehlike durumunda sindirime ya da deriye daha az kan gitmelidir.Herhangi bir tehlike karşısında yaralanabilirsiniz ve bu da daha az kan kaybetmenizi sağlar.Vaaauvv! Aşırı heyecan durumunda derinin solgun bir renk alması da, bu yüzendir. Öte yandan, adrenalin kalbe gittiği zaman, kalp hücrelerinin kasılmalarını hızlandırır,kalp daha hızlı atar ve kaslara, ekstra güç için gerekli, ekstra kanı pompalar.Kaslara ulaştığı zaman, kasların ekstra güçle kasılmalarını sağlar. Adrenalin, karaciğere ulaştığında, buradaki hücrelere, kana daha çok şeker yollamalarını emreder. Çünkü artı güce kavuşmuş kasların, enerjiye ihtiyacı vardır. Bu emirle yeterli yakıt da sağlanmış olur. Off bakınız aniden nasıl güçleniyoruz...Adrenalin sayesinde gücümüz kat be kat artar. Hani sinirlendiğimiz, korktuğumuz anlarda yaptıklarımıza şaşarız, bizden çok güçlü konumda olana, karşı koyabilecek hale geliriz. İşte sebebi adrenalin......

Bu küçük molekül, ne zaman ne yapması, hangi organa nasıl emir vermesi gerektiğini çok iyi biliyor..Tüm ayrıntıları biz farkında olmadan hesaplıyor...

Bu hormonla ilgili bazı bilimadamlarının öne sürdüğü bir iddia var. Beni düşündürdü.
Bu bilimadamlarına göre, adrenalin salgılanmadan hemen önceki an, hiçbirşekilde unutulmuyor.Düşünüyorum da haklı olabilirler, öfkelendiğimiz, heyecanlandığımız, korktuğumuz anlar nedense hep aklımızda kalıyor.Yani adrenalin salınımından az önceki anlar!!
Yine bu bilimadamlarına göre, bu durumu lehimize çevirme yollarından biri:
Diyelim ki çok önemli bir sınavınız var, çok çalıştınız, hiç vakit kaybetmeden, hemmen soğuk bir duşa girip, vücudunuza adrenalin salgılatın ve bilgilerinizi unutmayın... Olabilir mi?....

Salı, Ağustos 29, 2006

*?*/&*?..^&*?



"Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık"

Bu sözü sevmiyorum!

"Ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin"

Bu sözü de hiç sevmiyorum!!

Yetkili kimse, sesimi duy, çıkar bu sözleri Türkçeden olmaz mı?

Şu kalabilir mesela;

Ya çaresizsiniz
Ya çare sizsiniz.....

Cuma, Ağustos 25, 2006

Vatandaş "Şeyh" miş!!!!

Önce bu haberle dehşete düşmüştüm? Nasıl bir insan!! yapabilirdi bunları?

Şimdi dahası da varmış bunu öğrendim!

Belli ki, işkenceyi yapan sadist, manyak biri.

Anlayamadığım, tıp fakültesi öğrencisi, belki de geleceğin doktoru!!! olacak olan kardeş!! ve anneye!!! ne demeli? Aklım almıyor, nasıl insanlıktır, nedir bu?

Bir insanı, bir anneyi, bir kardeşi, bunları yapmaya iten şey ne olabilir???Aklım almıyor....

Perşembe, Ağustos 24, 2006

Sarı sıcak...







Bu programı çok seviyorum:) ...Seviyoruz ailecek ...
Şu anda yine, "sıradaki şarkı benim" diye seçim yapıyoruz ailecek.. Bana ne mi çıktı?
1..Sitem
2..Dünyada ölümden başkası yalan
3..Makber...

Off ki ne of...

Siz hala izlemediniz mi? Haftaya mutlaka izleyin...Ve şarkılar tutun bizim gibi....

Salı, Ağustos 22, 2006

100. yazım......

Bloga başlarken, ne kadar süreceğini bilmiyordum, blog yazmanın, blog arkadaşlarını takip etmenin, bir tutkuya dönüşeceğini tahmin etmemiştim. ...

Madem ki, bu 100.yazım olacak, birilerine ithaf etmek istedim. Ve bu yazımı "çalışan anneler" için yazmaya karar verdim....

Kadınların, iş hayatındaki yerlerini almaları, aldılar diyelim, sürdürmeleri,belli mevkilere gelebilmeleri, kabul edin ki, erkeklere kıyasla çok daha zor! Ama bir de çocuk varsa, zorluk derecesi ne kadar artıyor, yazımın sonunda hep birlikte görelim.. Şunu demek istiyorum:
"Çocuk da yaparım, kariyer de" sözleri, bir reklamın melodisini oluşturmaktan daha fazlası değil, inanın. Blogumu okuyan bayanların bazıları, çalışan anne konumunda, onlar zaten ne demek istediğimi daha yazının başından çok iyi anladılar, bunu yaşıyorlar çünkü. Ama yine de bu konuyu yazıya dökmek istiyorum, birçok başlık geliyor aklıma.Her başlığa uygun, uzuun yazılar...Yine de kısa kesmeye çalışacağım, söz..

Hamileliğin son aylarından başlayalım. Karın burunda, zorunlu hareketler bile iki kat enerji tüketirken, işyerinden son ana kadar izin alınmaya kalkışılmaz. Daha bebek doğmadan alınabilecek doğum izni, bebek doğduktan sonraya saklanır. Kısacıktır çünkü! Bebekle daha çok vakit geçirilmeli, halk deyimiyle ele avuca sığacak hale gelmeli, anne sütünü hiç değilse ilk aylarda düzenli alabilmeli, bakıcı ayarlanabilmeli...gibi birçok sebepten, doğum iznini, harcamamak adına o ağrılar,sızılar, duygusal gelgitler çekilir işyerinde......

Bebek doğdu, herşey yolunda diyelim. Yasal olarak en çok 16 haftalık bir ücetli izin hakkına sahip olunmuştur.Bu süreye üctersiz 6 ay eklemek mümkündür.Tabi sadece kanunlar böyle söylemiştir. Uygulamada, özellikle özel sektörde bu çoğunlukla imkansız gibidir. İşveren, bu izini burnunuzdan getirebilir.... İzin sonrası haklara gelince, kolaysa iste dedirtecek haldedir.

Herşey yine yolunda diyelim, 16. haftanın sonu gelmeden bir bakıcı, kreş vs. ayarlamak zorunda kalınır. Ki bu bakıcı kavramı Türkiye de
1..Anneanne-Babaanne, yakın ebeveynler,
2..Kendi çocuklarını büyütmüş, bu yüzden tecrübeli! sayılabilecek kadınlar,
3..Gerekli donanıma sahip olmayan kreşler,
4..Sonuç itibariyle çoğunlukla bebek-çocuk bakımıyla ilgili eğitim almamış kişi ya da kurumlar dır.Acil durum sözkonusu olduğunda, ilkyardım konusu bile gözardı edilmiştir....
5..Gerekeli donanıma, eğitime sahip ama kadının alacağı ücretin çook fazalasını talep eden kurumlar( ülkem ücret ortalamasında çok zor seçenektir)
Çalışan anneyi burada önemli bir karar beklemektedir. Büyürken çocuğun yanında olmak mı? Kariyer yapmak mı?Birçoğu ilk seçeneği seçer, yukarıdaki seçenekler buna zorlamaktadır...

Diyelim ki, bakıcı işi de tamam, herşey yine yolunda. Süt iznini işverenden hakkı gibi istemek, rahat ve huzurlu bir şekilde işten erken ayrılmak, her annenin şansı değildir.

Ve en önemlisi, çocuk hastayken yanında olamamak, o arkanızdan ağlarken işe gidebilmek, gidilebilse bile, bütün gün kendini işe adapte edebilmek hiç kolay değildir, hiç...

Yazıya dökülebilecek çok şey var elbette bu konuda. Ben şöyle noktalamak istiyorum.İclal Aydın'ın Hayat güzeldir adlı kitabından aldığım bir yazıyla...

ÇALIŞAN ANNELER

Boynunda ipli anahtarları olur, çalışan annenin çocuğunun.Ve ona kimse kapıyı açmaz. Zil çalma lüksü yoktur bu çocuğun.Eğer evde kadın ya da anneannesi yoksa. O, kapıları hep kendi açmak zorundadır. Dolaptaki yemeği kendi ısıtabilmeli, hep dikkatli olmalı, "kim o?" diye sormadan kapıyı açmamalı, arkadaşlarını her gün eve davet etmemeli, top oynarken kolunu asla kırmamalıdır. O erken büyümek zorundadır. Evet, ne yazık ki, ya da iyi ki çalışan annelerin çocukları erken büyürler. Bir evi çekip çevirmeyi iyi bilirler. Yalnızlığı, kendine bakmayı öğrenmişlerdir. Kardeşlerine ablalık yapan küçük kadınlar ya da kendi hayatını kurgulayabilen küçük adamlardır artık onlar. Hatta bazı erkek çocukları 9 yaşında bulaşığa yardım ederek annelerinin el emeği ile hazırladığı üstün hizmet madalyasını hak ederler. O yüzden yorsa da yıkamaz hayat onları. Çalışan annelerin erken büyüyen çocuklarını.

Merak edenlere: Evet, çalışan anneye sahip bir çocuktum, evet çocuklarım küçükken,aralıklı dönemler de olsa çalışıyordum, sırf arkamdan ağladılar diye, tüm iş saatlerinde gözümün önünden gitmedikleri günler yaşadım...

Pazar, Ağustos 20, 2006

Nasıl rahat etmiş....


Rekor kırmak adına yapılan şeyler, hayli garip geliyor bana. Tabi ki, kim ne isterse yapar, bunu kabul ediyorum ama düşünüyorum da hele böyle birşeyi asla yapmazdım herhalde

Cumartesi, Ağustos 19, 2006

Diliyorum....

Hayallerim var, amaçlarım, ideallerim...

Hepimizin var biliyorum....

Kimilerine ulaşabilmek kolaydır, kimilerineyse çok zor gibi görünür bazen. Sadece kendi kendimiz yetmez çünkü, onlara ulaşmak için. Birilerinin daha ortak olması, birilerinin daha azim göstermesi gerekir. Yaşadığımız ortam, sahip olduklarımız, yakınlarımız da etkilidir bu durumda.

Her ne şekilde olursa olsun, herkesin hayallerine ulaşmasını diliyorum. Umarım bu hayalleri gerçekleştirmeden gitmeyiz sonsuzluğa....

Çok beğendiğim şu sözle bitirmek istiyorum yazımı...

Pazar, Ağustos 13, 2006

14 Ağustos'u özel kılan oğluma...

Kesinlikle...




Karizma dorukta...



Kılıktan kılığa girmeye bayılıyorsun.. :)



Ders çalışırken sıkılınca hıncını duvarlardan alıyorsun.. :) (bkz.arka duvar)


Bulduğun her yüksekliğe tırmanıyorsun.. :)


Erkenciydin sen de ablan gibi! Otuzuncu haftadan korkuyordum,31,32,33 derken tamam demiştim, oğlumuz vaktinde gelecek.Her zaman yaptığın gibi, sen yine beni şaşırtın, olmaz dediğimi oldurttun.Şimdi de böylesin:)

Ben, ikinci bebeğimiz olduğun için, daha tecrübeli, daha bilinçli olacağımı düşünmüştüm hep. Ama sen o kadar farklıydın ki. Bir kere uyumayı hiç sevmedin, aşırı hareketliydin. Emeklemeyi bile başaramamışken henüz, seni mutfak masasının üzerinde buluverdiğim gün, anladım ki, hep ummadığım şeylerle beni şaşırtacaksın..

En sevdiğim, en mutlu olduğum yönün, çok iştahlı bir bebek oluşundu.Şimdilerde ise beni en çok üzen yönün tam tersi, çok iştahsız oluşun.

Konuşmayı ilk öğrendiğin zamanları hatırlıyorum. "A" harflerini hep yumuşatırdın. Bana "annââ" diye seslenmeni hiç unutmuyorum.Gerçi, içinde "a" harfi olan tüm aile almıştı payını bundan: Ablâ ,Baballâ,Hayâ...... Bir tek "baba" derken yumuşatmadın "a" yı.

Oyuncak arabalar pek ilgini çekmedi. Dinazorlar her zaman en sevdiğin oyuncakların oldu. Pachycephalosaurus'u,Velociraptor'u, Barosaurus'u,Tyrannosaurus Rex'i, Archaeopteryx'i ve daha nicelerinin ismini öğrendim sayende.Yaşantılarını, özelliklerini...Farkında olmadan geçtiğim, bulunduğum her yerde dinazorlarla ilgili birşeyler aradı gözlerim. Bir oyuncakçıya girdiğimde, bilmem kaç yüz çeşit oyuncağın arasında, en ücra köşede duran dinazorları farkettim önce, oyuncakçının şaşkın bakışları arasında.

3- 4 yaşlarındayken, bulmaca çözmeye başladık seninle. Annenin en sevdiği boş zaman değerlendirme biçimlerinden biriydi, bulmacanın her türlüsü. O zamanlar sesli sesli çözerdim. Bir gün anladım ki, beni aslında dinlemiyor görünürken bile çok dikkatle kapmışsın. Sesli okuduğum bulmaca sorusunu, sen cevaplamıştın. Yine şaşırtmıştın beni:)

Sana öğreteyim derken, senden öğrendiğim öyle çok şey var ki. Sana bazen inanılmaz kızıyorum, sabrımın son noktasını görüyorum. Ama aslında, içten içe gıpta da ediyorum biliyor musun? Çok kararlısın çünkü. Aklına koyduğunu yapıyorsun mutlaka. Azimlisin, başaramayınca yılmıyorsun, çok çabuk affediyorsun, kin tutmuyorsun. Özgüvenine ise tamamen hayranlık duyuyorum. Çözümlerin tükenmiyor, seçeneklerin hep fazla.İnsanlarla çok çabuk ve sıcak ilişkiler kurabiliyorsun. Bayılıyorum aslında bu haline, kızdığıma bakma bazı şeylere. Hatta kimilerinde bıyık altından,"bana benzemiş" diye gururlanmıyor, kendime de pay çıkarmıyor değilim hani. İnanılmaz yaratıcısın, hayalgücün sonsuz, sevgi ve merhamet dolusun....

Dilerim, hayat seni olumsuz yönde değiştirmez. Dilerim hep iyi, güzel şeylerle karşılaşırsın kendin gibi.

Seni çok seviyorum, hep seveceğim. Hayatıma kattığın anlam, güzellik için teşekkürler.

Yarın doğumgünün!
İyi ki doğdun, doğumgünün kutlu olsun........

Cuma, Ağustos 11, 2006

Dileklerinizi hazırlayın...



Bu şölen kaçmaz! Başınızı göğe kaldırın, gözlerinizi dört açın ve izleyin. Ben öyle yapacağım:)

Çarşamba, Ağustos 09, 2006

Afferin sana küçüğüm...

Ben İstiklal Marşını böyle dinlemedim. Bakalım siz neler hissedeceksiniz ....
Tıklamanız şiddetle tavsiye edilir...


Not: Teşekkürler Erdil Bey:)

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

Ben geldim:))

Önce yorum bırakan herkese, hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz diye uyarıda bulunmak istiyorum, belki gitmeden önce yazdığım yazıdan, olması çok imkansız, olağanüstü bir durumla karşılaştığımı düşündünüz. Elbette çok imkansız birşey değildi, ancak "o an için" gerçekleşmesi mümkün değildi.Ertelenme olasılığı yüksek şeylerden biriydi:

Yaşam süreniz boyunca pek çok insan tanırsınız, kimileriyle yüzeysel, kimileriyle derin dostluklar kurarsınız. Bazıları, çok özel bir yerdedir, onlarla herşeyinizi paylaşmışsınızdır. Yediğiniz yemeği, içtiğiniz suyu, son sigaralarınızı, sevinçlerinizi. Ama en önemlisi, belki de zor günlerinizi paylaşmış olmaktır. Birlikte yaptığınız sohbetler, kimi zaman gün ışıyana dek sürmüştür. Gözkapaklarınız ağırlaşmış, uykunuza direnmişsinizdir sadece biraz daha konuşabilmek adına. Sonra bir bakmışsınız, hayat sizi farklı coğrafyalara taşımıştır, artık aranızda kilometreler vardır. Ne telefon, ne msn deki konuşmalarınız yüz yüzeyken yaşadığınız paylaşımla aynı değildir. Bir an gelir, aklınızdaki yerlerinden, yüreğinize doğru geçerler, burnunuzun direğini sızlatırlar, çok özlemişsinizdir hem de çok.( bkz.bir önceki yazım, tam da bu durumdaydım) Elbette yine kilometreler aşılıp karşılaşılacaktır, ama ne zaman.Bir şekilde, koşuşturma içinde erteler dururuz. Ama bilemezsiniz, tam da o sırada eşinizin de aynı şeyi düşünüp, işyerinden telefonda: " hadi çok özledim, H... lere gidelim mi?" diyeceğini.....(bkz. bir önceki yazım, tam da böyle oldu)Ve benim gibi şok olabilirsiniz...

H, T ve çocukları M, bizi çok güzel karşıladılar, uzun, güzel sohbetlerimiz oldu yine. Yine uykumuza direnmeye çalıştık, geceyi sabaha yaklaştırdık. Baktık ki, kilometrelerin uzunluğu, yaşadığımız ayrı zamanlar, hiçbirşeyi değiştirmemiş dostluğumuz adına.Bu çok güzel bir duyguydu....

Aynı zamanda güzel bir tatil de oldu bizim için. Her şey çok güzeldi, pozitif enerji yükledim bol bol. O kadar bol ki, belki ekranınızdan size bile yansır....

Bitirmeden, onlara çok teşekkür ediyorum, hiçbirşeyin değişmediğini görmemizi sağladıkları için, bizim dostlarımız oldukları için, bize çok güzel evsahipliği yaptıkları için.....

Perşembe, Ağustos 03, 2006

Saatine denk gelen bir dilek...

Bazen,
Bir şey geçer aklınızdan, imkansız dersiniz, içinizde buruk bir his varolur hani. Mucize gibi gelir, o an düşündüğünüzün gerçekleşmesi. (tam da bu durumdaydım)Veee birkaç saat sonra bir telefon, inanamazsınız.. (tam da böyle oldu)

İnanamıyorum şimdi ben, şoktayım biraz. Gidiyorum, birkaç gün yokum. Gidip de dönmek varsa şayet, gelince anlatırım:)))) İyi birşey iyi...

Kendinize iyi bakın,bloguma da. Mucizeler her an olabilir, bunu unutmayın.....