<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=19222129&amp;blogName=Zeynep%27in+G%C3%BCnl%C3%BC%C4%9F%C3%BC&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=BLACK&amp;layoutType=CLASSIC&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fzeynogun.blogspot.com%2Fsearch&amp;blogLocale=tr_TR&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fzeynogun.blogspot.com%2F" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" allowtransparency="true" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div>

Zeynepce.Com Zeynep'in Günlüğü

Paylaşacak dostlarınız yoksa, iyi şeylere sahip olmanın zevki yoktur.

Perşembe, Eylül 28, 2006

Benim valiz taşımam lazım...




Bir çanta boşaltıp, yerleştirme seansı...Daha neler çıktı da, yuh artık bu kadar da olmaz demeyin diye bir kısmını eledim!!
Bu arada fotoğraf karesinde görünen o kitap, herhalde elimde en uzun sürünen kitap olarak kayda geçecek. Gitmiyor bir türlü ve ben inatla bitirmeye çalışıyorum. Yeni bir kitaba geçmem için, bitirmem lazım, böyle de garip bir kuralım var....

Not: Her zaman küçük, küçücük çanta taşımak istemişimdir. Ne yaptıysam başaramadım. Bayanlar siz ne diyorsunuz bu konuda????

Pazartesi, Eylül 25, 2006

Lütfen devam et...

O bir anne!
Şu anda kendini suçlu hisseden, üzülen, durumuna çare arayan bir anne!

Uzun zamandır yazılarını takip ettiğim, yazılarında kendini çok duru bir şekilde ifade edebilen, yaşadıklarını, duygularını belki de hiçbirimizin yapamadığı kadar cesurca, içten bir şekilde anlatabilen, mutlu olmayı hakettiğine inandığım, gerçekten değer verdiğim bir blogger.

O'nun yazılarıyla hayatın tüm yönlerini görmek mümkün. Kolay bir çocukluk hayatı olmamış. Ama o kendini çok güzel bir yere getirebilmiş.Sevinciyle, kederiyle, iyi ve kötü anılarıyla ama en önemlisi çocuğuna duyduğu, o kocaman sevgisiyle, bambaşka bir blogger ..
Helva başlıklı yazısını unutamıyorum. Yayınlamak için izin istemiştim.İzni vermiştin de kısmet olmamıştı bir türlü. Şimdiyse, iznini alamadan veda yazısını link veriyorum.

Şimdi üzgün, suçlu, kötü hissediyor kendini. Yazmayı bırakacağını söylemiş. Çok yakın bir arkadaşımı uzak bir ülkeye gönderir gibi hissettim. Eğer okuyorsan Aslı, lütfen yazmaya devam et, senin yazılarını okumak istiyorum ben daha. Benim gibi birçok insan......Sen bize, hayatı, sevgiyi, cesareti anlattın ve lütfen devam et....

Pazar, Eylül 24, 2006

Cuma, Eylül 22, 2006

Dilimde bir şarkı, aklımda sorular....



Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahim,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.
Göklere Erişti Figânım Ahım,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.

Bir Gülün Çevresi Dikendir Hardır,
Bülbül Har Elinde Ah İle Zardır.
Ne Olsa Da Kışın Sonu Bahardır,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.

Daimi'yem Her Can Ermez Bu Sırra,
Gerçek Aşık Olan Erer O Nûra.
Yusuf Sabır İle Vardı Mısır'a,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama

Erzincan-Aşık İsmail Daimi-Mine Yalçın
------------------------------------------------

Geçer mi sahiden? .........Bilmiyorum:(((((

Salı, Eylül 19, 2006

Tatlı dil, gülen bir yüz....



"Tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarır" demiş bizden öncekiler..Doğruluğuna yüzde yüz katıldığım sözlerden biridir.Bulaşıcıdır da üstelik, yani ben öyle olduğunu düşünüyorum. Ne kadar kötümser, ne kadar agresif olursanız olun, karşınızda gördüğünüz gülen bir çift göz, işittiğiniz tatlı söz, iyi niyetli her hareket sizi de yumuşatacaktır mutlaka.Eninde sonunda...

Eskiden çalıştığım şirkette, günde belki 300 kişinin derdine derman olmaya çalışırdım. Öfkeli, mağdur, haklı ya da haksız tepkisini anlatan insanlarla telefon konuşması yapıyordum.Küfür ve hakaret dışında duyduğum her türlü sitem, ağır söz karşısında sakin ve tatlı dille olması gerekeni, yapılacak işlemi anlatırdım, bir kaç saat sonra olayı çözen arkadaşın telsizinden duyardım. "O, telefondaki Zeynep Hanım var ya, teşekkürlerimi iletin sağolsun, Allah ne muradı varsa versin" Bu sesleri duyar ve gülümserdim..Olması gereken zaten yapılacaktı, ben sadece sakin ve tatlı tatlı anlatmıştım o kadar..Ya da çözümlenemeyen şey hala mevcutsa bile ikinci ya da üçüncü telefonunda pek bir kibar açarlardı telefonu. Önceki öfkeli, sert hallerinden eser kalmazdı.Bulaşıyordu işte...

Oysa, ben günümüz koşullarında çok asık suratlı bireyler olduğumuzu gözlemliyorum. Ağırlaşan yaşam şartları, gündelik koşuşturmaca ya da stres mi bizi bu hale getiriyor, yoksa bazı değerler yok mu oluyor yavaş yavaş.Korkuyor muyuz gülümsemeye, göz göze gelmeye... Neden patlamaya hazır bomba gibiyiz çoğu zaman. Tebessüm edecek bir sebep değil de, somurtmak için sebepler arıyor gibiyiz. Bu durumda da ne kadar tatlı dilli olabiliriz ki.

Tatlı dil, gülümseyen bir ifade de yetmiyor aslında. Sevgi olmalı buna eşlik eden,yapmacık olmamalı, yoksa yarım kalır, eksik olur. Ve o zaman da çok itici olur zannımca.

Merak ediyorum, asansörde karşılaştığınız, yolda tesadüfen göz göze geldiğiniz birilerine tebessüm ediyor musunuz,yoksa yüzüne bile bakmıyor musunuz, takmıyor musunuz. Ben cevaplayayım önce; Tanımadığım biri olması, tebessüm etmemi engellemiyor.Böyle anlarda karşımdaki de karşılık veriyor, sanki bu hareketi beklermişcesine. Sadece, ilk hareketi ben yapamazdım dercesine! Ne oluyor sonuçta, günüm güzel geçiyor . O ufacık gülümseyiş, günüme yaşam sevinci ekleyen bir iletişim aslında.Ve bir toplum içinde yaşıyorsak, iletişim kurmak kaçınılmazdır öyle değil mi, o halde niye iyi hissettirecek şekilde olmasın, niye günümüzü berbat etsin, ne dersiniz....

Tatlı dil, gülen bir yüz! Çok zor olmasa gerek......

Tatlı dil, gülen bir yüz....

Cumartesi, Eylül 16, 2006

Okul Telaşları...

Sanırım birçok evde şu sıralar, okul eşyalarının son hazırlıkları yapılıyor...Önlükler, çantalar, ayakkabılar hazırlandı ya da hazırlanıyor değil mi?

... Her yıl heyecanlanıyorum, sanki yeni bir eğitim yılına ben başlıyormuşcasına.Çocuklarımla birlikte, o heyecanı ben de yaşıyorum. Özledim belki de okul yıllarımı, o üstü yazılı sıraları, tebeşir kokan sınıfları. Parmak kaldırarak söz almayı, tenefüs zillerini....
Düşünüyorum; doğuyoruz, büyüyoruz ve birgün ailemizden apayrı, kendimize özel bir hayatımız oluyor. Ne büyük hissediyoruz kendimizi o sıralar. Her sınıf atlayışımızda kıdem alıyoruz, kendimizden bir alt sınıfa, kıdemimizi hissettirmeye çalışıyoruz. Okul yıllarının bitmesini bekliyoruz bu kez de özlemle.Ders yapmaktı, sınavdı, öğretmendi, okuldu ne şikayetlenmiştik bir zamanlar hatırlıyorum.

Oysa, en güzel yıllarımızmış da bilememişiz kıymetini. Ekmek elden, su gölden, tek sorumluluk okul. Vay be ne iyiymiş aslında...Ben tadını çıkaramadım okul yıllarımın. O deli dolu öğrencilik yıllarımın. Yaşıtlarıma göre, hep daha ağırbaşlı, daha bir olgun oldum. Ta ki lise sona kadar. Oysa masum öğrencilik yaramazlıkları yapmalıymışım. Ailem beni çok özgür bıraktı, hiç baskı yoktu üzerimde. Belki de bu yüzdendi çok kontrollü bir öğrenci oluşum bilmiyorum. Evden okula, okuldan eve sakin bir dönemdi o yıllarım. Birçok arkadaşım, okulu aileden gizli ekerdi, beni de çağırırlardı gitmezdim. O yılların tabiriyle "ot" tum. Buna rağmen hiç de ot olmayan, haylaz, okul eken,gırgır, şamata, hiperaktif guruplar tarafından hep çağırılırdım, katılmamı isterlerdi.Onlarla da aram çok iyiydi.Aslında ne yapılır dı ki, okul ekilip, bir sinema, bir kafe en fazla. Niye bu kadar kuralcı olmuşum kendime kızıyorum.Keşke, o yıllara dönüp de, masum yaramazlıklar yapsa mıydım acaba?

Şimdi oğluş henüz küçük, kızıma diyorum ki;"Okulun tadını çıkar, bir daha bu yıllar geri gelmiyor. Herşeyi dozunda yaşa. Okulu bizden habersiz ekmene gerek yok, kotanı aşmadıktan sonra ben sana izin veririm.Küçük masum yaramazlıklar yapabilirsin, yeter ki yaptığın şeyin muhasebesini iyi yap kafanda. Sonuçları sana ya da bir başkasına zarar vermeyecekse keyfini çıkar." Sizler bu konuda nasıl düşünüyorsunuz merak ettim. Ne dersiniz, yanlış mı düşünüyorum!!!

Yeri gelmişken, bu eğitim yılının tüm öğrencilere, öğretmenlere, ailelere güzellik dolu geçmesini diliyorum. Başarılar......

Ve çocuklarımıza....
Okuyun çocuklar! Bu ülkenin okumuş, aydın, bilgili, kültürlü gençlere ihtiyacı var. Sizler ülkemizin geleceğisiniz, Atatürk ilkelerini, cumhuriyetimizi sizler yaşatacaksınız. Ben sizlerin büyük işler başaracağınıza inanıyorum......

Cuma, Eylül 15, 2006

Hepinize teşekkürler arkadaşlar...

Önce, destek olan, bana güç veren tüm arkadaşlara teşekkür etmeliyim. Yorumlarınız sayesinde kendimi daha iyi hissettim.

KTM'(kuduz tedavi merkezi)ne ilk günkünden daha az bir endişeyle, kızım ben ve oğluş birlikte gittik. Bizi hemen içeri aldılar ve yine olay günüyle ilgili sorular sordular, köpeğin sağlığını, davranışlarında bir gariplik olup olmadığını sordular. Oğluşun elini inceleyip, şimdilik sadece köpeği 10 gün boyunca takip etmemiz gerektiğini, ikinci doz aşıya gerek olmadığını söylediler. Bu süre zarfında köpek ortadan kaybolursa, başına birşey gelirse mutlaka merkeze gitmemiz gerektiğini, 10 gün zarfında telefonla köpeğin yaşıyor olduğunu bildirmemiz gerektiğini, bunun zorunlu olduğunu söylediler. Ve son gün 21 Eylül. Yine köpekte herhangi bir durum yoksa, sadece imza atmak için merkeze gidecekmişiz ve dosyamız kapanacakmış. Bu arada Karşıyaka'dan hiç kuduz ihbarı almadıklarını, içimizin daha rahat olmasını söylediler. Derin bir oh çektik diyebilirim. Henüz 10 gün dolmadı ama birşey olmayacak diye düşünüyorum, en kötü ihtimalle zaten aşımız yapıldı.

Bu arada ben şunu anladım ki, böyle bir durumda gerçekten neler yapılacağı konusunda çok da bilgili değilmişiz. Her durumda, mutlaka yaralı bölge bol sabun ve su ile yıkanmalıymış ki bunu yapmıştım. Eğer köpeği takip etmek olanaksızsa hemen telefonla KTM aranmalı ve almaları sağlanmalıymış.Kimsenin başına gelmesin ama herşey bizim için diyerek şunları da anlatmalıyım:
Eğer İzmir de yaşıyorsanız, KTM, Konak ta Kadın Doğum Evinin hemen arkasında. Hafta içi 8-19 arası, hafta sonu 8-17 arası açık. Eğer bizim gibi bu saatler dışında aşı yapılacaksa, bir tek Atatürk Araştırma Hst.(Yeşilyurt Devlet Hst)n de yapılıyormuş...

Biz buradan çıkınca, hazır oraya kadar gitmişken, oğluşa da iyi gelir diye, Kızlarağası na gittik,bayılırız oraya:))Oğluş kendisine bir satranç takımı beğendi, mutlaka almalıymış! Son günlerde satranç merakı sardı kendilerini..Tabi fiyatı ona pek birşey ifade etmedi ama ben şimdi alamayız deyince, gelecek bir tarihe siparişini verdi:)) Çok özel bir yapımdı beğendiği, sıradan şeylere niye hiç bakmıyor bu çocuk bilmiyorum.İşin kötü yanı ne ben, ne babamız çok iyi bilmiyoruz, bilmediğimiz birşeyi öğretemeyiz ki. Kursa gitmesi gerekecek kesin.

Henüz aşı olmuş haline bakmaksızın yolda gördüğü her kedi, köpek, kuşa sevgi gösterisinde bulundu, bu da demektir ki, üzerinde bir etki kalmamış:)) Olaydan kötü etkilenseydi ürkerdi ya da farklı tepki gösterirdi sanırım. Ben de daha fazla etki kalmış ki, her hayvana yaklaşımında ürktüm. Ve aynen şunları söyledim.
..Annecim, dikkat et!
...Annecim yaklaşma!
...Oğğlumm, elleme..Sonra ne yapıyorum ben yahu dedim kendime. Ve devam ettim:
...Annecim bak hayvanları tabi ki seveceğiz, ben de senin gibi çok seviyorum. Ama bak biraz dikkatli olmak gerekiyor, sonuçta onlar da istemeden canımızı yakabiliyorlar, uzaktan sevsen şimdilik???...Yok ben bu durumu nasıl abartmadan anlatabilirim acaba???

Sonracımaaa, Konak meydanında dün, deli deli hareket eden, anne oğul abla üçlüsü gördüyseniz eğer, o bizdik. Çimlerin üzerinde kocaman kayalar var ya, işte o kayalara çıktı çıktı indi, atladı, zıpladı, güvercinlere yem verdi, ellerimizi kavuşturup üzerine oturdu ve o meydanın ortasında bu şekilde yürüdük, galiba şarkı da söyledik:)))

Dönüş vapurunda, hani kapı kapanacaktır, koşulur koşulur, kimileri yetişir, kimileri bir saniyeyle kalıverir. İşte o yetişebilenler adına sevindik, son saniyeyle kaçıranlara ise çok üzüldük. Kapıyı kapatan görevlinin işini biz yapamazdık dedik, kimseye kıyamayız biz, sen de geç, sende derken vapur kalkamaz bir türlü.Dünkü görevli de sesimizi duymuşcasına kapıyı hızla kapattı ve ardına hiç bakmadı, kimbilir belki baksa o da kıyamayacak...
Vapurda, önce dışarıya oturduk, dalgalardan ıslandık, ıslandık sonra içeri girdik.. Eve dönerken artık pestilimiz çıkmıştı ama iyi geldi hepimize...

Çarşamba, Eylül 13, 2006

Yarın ola hayrola....

Önceki postumu yazdığım gün, zaten sabahtan bir gerginlik, bir huzursuzluk vardı üzerimde. İnanılmaz sıkıntılıydım, bu halim akşam saatlerine dek sürdü, kötü birşey olacakmış gibi hissediyordum.Oğluş, çok aksiydi, agrasifti,ben de ona aksiydim, birşeyler vardı, negatif bir enerji anlayamadığım. Ağlamak geliyordu içimden ama yok bir türlü ağlayamadım, meğer başımıza gelecek varmış. Abdala malum olurmuş.Oğluşumla ilgili kötü bir durum atlattık, daha doğrusu atlattık mı bilmiyorum. Canım çok sıkkın bu yüzden.İki gündür doktor, hastane dolaşıyoruz. Yarın karar verilecek bundan sonrası için, şaşkınım, üzgünüm, yorgunum, canım sıkkın, ağlamam lazım çok doldum, patlamak üzereyim., Doktorun kararı da belli olsun yazacağım, şu an için fiziksel anlamda hiçbirşey yok görünüyor, iyiyiz şu an.Benimki, bizimki, sadece endişe biliyorum, hissediyorum ama elimde değil.

Daha önceki postlarımda anlattığım Arap, yani apartmanımızın ortak beslediği köpeğimiz Ogün'ü elinden ısırmış, eve gelince söyledi ve ben panik oldum, aslında kanama falan yoktu, sıyrık şeklinde diş izi vardı. Hemen bol sabunla yıkadım ve baticon sürdüm ama böyle bir durumda, başka ne yapmamız gerektiği konusunda, ne kadar eksik bilgim olduğunu anlayınca, başladık doktorları aramaya:
İlk aradığımız, "kanama yoksa, sabunla bol yıkandıysa endişelenecek bir şey yok" dedi. Sonra görümcemin konuştuğu bir doktor, "olur mu öyle şey, salyası bile bulaşsa tehlike var, mutlaka aşı olmalısınız" dedi. Haydi bakalım kafamız karıştı bile. Sonra başka bir doktor arandı," köpek bildik bir köpekse, takibe alın şüpheli bir durum olursa aşı olun dedi, ama en geç 72 saat içinde aşı olunmalı, bir haftada götürür allah korusun" deyince, biz paranoyak bir hal aldık. Bu nasıl tıptır ben anlamadım, niye tek değildir doğru cevap, niye bu kadar ikilemde bırakır insanı ???* Bu arada oğluş da bayıldı bayılacak, paniğimizi ona yansıttık, yanlışın en büyüğünü biz yaptık yani. En iyisi iş işten geçmeden, aklımızda hiç şüphe kalmasın, biz tedbirimizi alalım diye, kuduz aşısının nerede yapılacağını öğrendik ve hastaneye gittik, tutanak tutuldu, (bu zorunluymuş yani ihbarı zorunlu bir durummuş, kuduz vakası gibi algılandı hemen) İlk doz kuduz aşısı yapıldı, ertesi gün kuduz merkezine gitmemiz gerektiği , diğer dozların orada yapılacağı, tüm takibin oraya ait olduğu söylendi. Evet, oraya gittik, köpekle ilgili bir ton soru sordular, takip edemeyecekseniz biz aldıralım dediler. Biz sürekli apartmanımızın altında ve çok uysal bir köpek olduğunu söyledik, almalarını istemedik.Besleniyorsa ayrılmaz dediler, bir de besleniyorsa kısmını çok imalı söylediler, hani sokak köpeği beslemek yanlış bir durum gibi.Eh bizde haliyle hayvancağıza ne yaparlar alıpta götürürlerse diye korktuk.(Hiç anlamıyorum, Arap sakin ve kimseye zararı olmayan bir köpek, oğlumda hayvanları çok seven, onlara hiç kıyamayan, zarar vermeyen bir çocuk.Çoğu kez yemeğini oğlum verir, dostlar yani, sadece sevmek istemiş.Yalan söylemez, doğrucu mahmuttur.Bu nasıl oldu?)

Bir de ikinci ve ardından yapılabilecek diğer dozlar için karar verileceğini, belki diğer dozların sayısını azaltabileceklerini, ya da hiç yapmayacaklarını söylediler.Durduk yerde olacak iş mi? İşte bu yüzden bi hayli sıkıldım, gerildim, bakalım yarın ne karar çıkacak, aşılara devam mı tamam mı...Arap gayet normal görünüyor...

...Önceki yazıma gelen yorumlarınızı da daha sonra cevaplarsam bana kızmazsınız umarım. Yorumları cevapsız bırakmak, bana hoş gelmeyen bir durum ama şimdi ben yapıyorum ....Bu psikoljiyle, yorum alıp da tınlamayan, cevap yazmayan arkadaşlara da bir taş atmış oldum herhalde...

Pazartesi, Eylül 11, 2006

Özle-me-k...



Özlemek!
Sözlük anlamı: Bir kimseyi veya bir şeyi görmek istemek, kavuşmak istemek...

Kimi zaman, bir dostunuzu, kaybettiğiniz bir yakınınızı özlersiniz. Kimi zaman geçen günlerinizi, geçmişinizi. Yaşadığınız eski mahallenizi, bir eski sevgiliyi, kedinizi, işinizi.....

Özlem duyduğunuz şeyler, kişiler çok değişken olabilir. Kimilerinde kavuşma ümidiniz vardır; Sabırsızlıkla, sevinçle, merakla kavuşma anınızı hayal ederek geçirirsiniz zamanınızı. Hatta o sahneyi, o kadar çok kere hayal eder, provalar yaparsınız ki, kavuşma gerçekleştiği an bile hayalleriniz kadar güzel değildir!

Kimilerindeyse, kavuşmak imkansızdır ya da çok çok uzak bir ihtimaldir. Acıtır bu yüreğinizi, yoksunluk duyarsınız, çaresiz, hüzünlü bir şekilde.

Birinci durumda, sonuçta kavuşmak vardır ya özlediğinize, işte bu yüzden beklemek mutsuz etmez sizi, umudunuz olduğu sürece, sabrınıza sabır katar, beklersiniz. Yani, kötü bir his değildir sonuçta....

İkinci durum, hani kavuşmanın imkansız olduğunu düşündüğünüz zaman özlem duymaksa, burukluk yaratır, içiniz sızlar, yüreğinizi yakar, söndüremezsiniz. Ama yine de özlersiniz, engel olamazsınız bu duyguya. An gelir, eski bir şarkı, uzaklardan gelen bir ses, an gelir tanıdık bir koku, bir dokunuş özleminizi tazeler.Kalbinizin atışı; isyancıdır o sıra, düzensiz, alabildiğince hızlıdır, hissedersiniz bunu. Kötü bir histir evet.

Oysa, hiç değinmediğim bir özlem çeşidi var ki, kanaatimce en kötüsü, en berbat hissettirenidir. Gerçekten insanı mahveden bir duygudur bu çeşit özlem. Ne olabilir diye düşünüyorsunuz, biliyorum şu an.Yabancı değildir, pek çoğumuz hissetmiş olabiliriz böylesini.Yaşamamış olan varsa bile, bundan sonra da asla yaşamamasını isterim kesinlikle.Ne mi olabilir?

Yanınızda olanı olanı özlemek!! Yanıbaşınızdaki birini, sizden kilometrelerce uzakta hissetmek, mesafeyi bir türlü kapatamamak.. Bambaşka sarsar bu sizi. Çok yakınsınızdır, bir o kadar çok da uzaktasınızdır.Ya da kalabalık içinde, insan özlemek! Asıl acıtan, asıl inciten budur.....

Cumartesi, Eylül 09, 2006

İzmir....

Yalı Çapkınımız..






Bugünün anlam ve önemi için daha iyi bir yazı yazmak isterdim. Bugün İzmirimizin kurtuluş günü..Bir insan, yaşadığı şehre en fazla ne kadar aşık olabilirse, o kadar aşığım sana İzmir..

Kordon boyuyla, Karşıyakasıyla, Bornovası, Bucasıyla, Kemeraltıyla, ve daha birçok semtinle öyle güzelsin ki..

Karşıyaka -Konak vapuru, simit satıcılarıyla, balkon sefalarıyla, tarihi, doğasıyla, gönlümde öyle büyük bir yerin var ki..

Doğup büyüdüğüm, ilk gençlik yıllarımın geçtiği, canım İzmir, 37 yaşımdayım ve senden sadece 11 ay ayrı kalabildim. O uzak günlerimde, yastığa başımı koyduğum birgün bile seni hatırlamadığım an olmadı biliyor musun? Bir daha asla senden ayrı kalmak istemiyorum. İyi ki bizimsin, iyi ki benimsin...

84 yıl önce bugün...
9Eylül 1922...
Sonsuz teşekkürüm var, İzmir i kurtaran Mustafa Kemal Atatürk ve tüm kahramanlarımıza.....

Az sonra çocuklarımla birlikte fener alayına gideceğiz, haydi İzmir! O günü anmaya, kutlamaya.... Bayraklarımızla, coşkumuzla, şükran duygularımızla....

Perşembe, Eylül 07, 2006

Hava değişimi mi?....




Pazar günü, okullar açılmadan, o tempoya başlamadan, çocuklarımın yoğun istekleri üzerine, anneanemize gittik. Bir gün teyzemizin evinde, bir gün dayımızın derken kuzenler haftası gibi birşey oldu. En büyükleri 16(kızım) en küçükleri 1(en küçük kuzen)) yaşlarında olmak üzere 7 kuzenin bir arada olduğunu düşününn!!! Oradaki ses çeşitliliğini hayal edin, curcuna, şamata.....Arasıra ben de oyunlarına katıldım ve çocuklaştım:))) Güzel zaman geçirdik ve şimdi evimizdeyiz, yeni döndük amaaa ben şifayı kaptım galiba.. Bitkin hissediyorum, burnum, gözlerim felaket durumda, arasıra ateşim çıkıyor, kısaca hasta oluyorum eyvah....

Cumartesi, Eylül 02, 2006

Çorbada benim de tuzum olsun...


Bloglararası fındık desteğine benim de bir katkım olsun istedim. Özgün bir tarif ne olabilir diye düşününce, çocuklarımın küçüklüklerinden beri yaptığım bu enerji topları aklıma geldi.Yapımı çok kolay, misafirlerinize bile ikram edebileceğiniz, sağlık ve enerji kaynağı bu tarif umarım sizlerin de hoşuna gider. Laf aramızda ilk başta çocuklar için eğlenceli olsun diye yapmıştım ama biz de az tüketmiyoruz hani...Maksat ağzımız tatlansın canııım:)


MİNİK ENERJİ TOPLARI

Malzeme: 200 gr fındık, 4 çorba kaşığı dolu dolu bal, üzerine istediğiniz süsleme malzemesi, hindistan cevizi, kakao, tarçın ne seviyorsanız...Benim gibi kahvesever biriyseniz kahve de olabilir.

Önce fındığımızı rondoya koyuyoruz..

Toz şekerden biraz daha iri olacak şekilde öğütüyoruz, balı da ekleyip tekrar karıştırıyoruz

Karışımı 5 dakika buzlukta bekletip, elinizle top haline getiriyoruz, üst malzeme üzerinde yuvarlıyoruz, buzdolabında muhafaza ediyoruz ve gelip gidip atıştırıyoruz....

Her hakkı bloglararası fındık projesine aittir. Bu yazımla ilgili hiçbir maddi talebim olmayacaktır.